My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


I see dead people...

Çoğu zaman "Aman sende, çocuk işte" der geçeriz. Onların masumiyetlerini,şüpheci olmayan tavırlarını, kirlenmemiş hayal dünyalarını algılayamayız. Halbuki çoğu filmde izlemişizdir ki,büyüklerin hiç haberlerinin olmadığı dünyaları görmüşlerdir.

The Sixth Sense'in küçük Cole'u da, bizim göremediğimiz bir dünyayı görüyor ama ne yazık ki bu ona büyüleyici ya da eğlenceli gelmiyor, aksine düpedüz dehşet verici geliyor. Filmin "Not every gift is a blessing. - Her yetenek bir lütuf değildir" sloganı da buna işaret ediyor.



M. Night Shyamalan The Sixth Sense filmiyle ve beklenmedik sonuyla çoğu izleyicinin favori yönetmenleri arasına girmişti. Çünkü yönetmen, seyirciye istediğini vermiş, onlara ağızlarını bir karış açık bırakacak bir finalle noktalanan bir film sunmuştu. Shyamalan bu filmle adını duyurmakla kalmadı, izleyiciyi şoka sokmaktan ziyade insanı adım adım ürperterek geren eski usül korku sinemasının da yokolmadığını kanıtlamış oldu. Gürültüyü değil sessizliği, kan ve vahşet dolu görüntüleri değil renksizliği ve sadeliği, yapılan eylemleri değil de sonuçları tercih ederek bizi daha da buz gibi bir atmosfere çekiyor aslında...

The Sixth Sense aslında sinema tarihi açısından çok farklı bir döneme denk gelen bir film. 90'lı yıllardaki "Scream" ve onu takip eden "I Know What You Did Last Summer" gibi serilerde karakterler klişe korku kalıpları üzerine uzayıp giden muhabbetlere giriyorlar ve türün tüm numaralarını gözler önüne seriyorlardı. İzleyici filmin içine çekilmek yerine sadece koltuğunda biraz daha yayılıyor ve popüler tabir edilen bu filmleri görmeliyim mantığıyla hareket ediyordu. Sonraları türün örnekleri değişmeye ve yeni bir dönem oluşmaya başladı. Bu yeni dönemi başlatanlardan biri de The Sixth Sense" oldu.

Filme çocuk psikolojisi ile ilgili başarılarından dolayı ödüller almış ama bir yandan da eşini ihmal etmiş olan Malcolm Crowe'u (Bruce Willis) tanıyarak başlıyoruz. Hemen akabinde Crowe'un tedavi edemediği hastalarından biri tarafından vuruluşuna tanık oluyoruz. Ertesi yıl Crowe geçmişteki hastası ile benzer özellikler taşıyan başka bir çocuk ile, Cole Sear (Haley Joel Osment) ile ilgilenmeye başlar. Annesi Lynn (Toni Collette) ile birlikte yaşamakta olan Cole çevresiyle kolay kolay iletişim kuramayan bir çocuktur. Ayrıca herkesten gizledii bir de sırrı vardır. Durup dururken çevresindeki eşyalar hareket etmekte, bulunduğu ortam birden buz kesmekte, zaman zaman da geçmişte olan bazı olayları bilmektedir. Crowe bir şekilde kendi geçmişiyle de hesaplaşmak için bu çocugu tedavi etmek zorundadır. Sonradan anlarız ki aslında Cole'un bu sırrı daha da dehşet verici bir şeyi ortaya çıkarır. Cole ölü insanları görmektedir...

Bir çocuğun ölümü öğrenmesi, anlaması ve kabullenmesi heralde hayatındaki en zorlu dönemeçlerden birisidir. Cole'un bu dönemeçte kapana kısılıp kaldığını söyleyebiliriz. Aslında "The Sixth Sense" birçok açıdan insanların ölüm fikriyle barışması üzerine kurulu bir film. Zaten film ilerledikçe Cole'un da, Malcolm'un da ölümle kendi barışlarını yapmak zorunda kalacaklarını görüyoruz.

Peki Cole yaşındaki bir çocuğun ölümle bu barışı gerçekleştirebilmesi zor bir hedef değilmi? Etrafında sürekli ölü insanlar görürken ve bunları anlatacak kimsesi yokken bunu nasıl başarabilir ki? Hem zaten Cole sadece ölüler dünyasında değil, yaşayanlar dünyasında da epey yalnız bir çocuk. Yaşıtları onu tuhaf buldukları için alay ediyorlar ve arkadaşlık etmeye yanaşmıyorlar. Tek varlığı olan annesine de bu sırrını anlatıp onu da kendinden uzaklaştırmak, üstüne üstlük de deli muamelesi görmek istemiyor. Ne zaman ki Malcolm Crowe'u buluyor, o zaman işler biraz da olsa iyiye doğru gitmeye başlıyor.

Malcolm ve Cole'u birarada gördüğümüzde aslında aralarında sadece "hasta" "doktor" ilişkisi olmadığını, Cole'un Malcolm'u babası yerine koyduğunu hissedebiliyoruz. Cole ölülerin varlıkları arasında kabus yaşarken Malcolm ona sanki bir rüyaymış gibi iyi geliyor. Sadece iyiye giden Cole olmuyor aslında, Malcolm' da Cole sayesinde kendiyle ilgili gerçeği keşfediyor.

Sözkonusu gerçeği filmin finalinde öğreniyoruz ve kendisini yokmuş gibi gören karısının aslında neden böyle davrandığını da anlamış oluyoruz.

Shyamalan bu filminde korkuyu ölülerin görünmeleriyle değil de, Cole'dan başka kimseye görünmemeleri yani "göstermeme" mantığıyla hareket et mantığıyla izleyicisine sunuyor. Zaten korku film boyunca çocuk ölülerden korktuğu sürece var. Cole ölülerle konuşmaya başladıkça ve bu sırrını başkalarıyla paylaştıkça korku ortadan kayboluyor ve film bir aile dramı halini alıyor.

Kim ne derse desin, zamanının oldukça farklı örneklerinden biri olan "The Sixth Sense" hem Shyamalan'ı tanımamızı, hem de kalıplaşmış korku-gerilim öğelerinden arınarak da insanları heyecanlandırmayı, korkutmayı başaran bir film olmuştur.


Related Posts with Thumbnails