My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


Are You Watching Closely?

"Memento-Akıl Defteri"ni izleyen hemen hemen herkes Christopher Nolan'a hayran kalmıştır herhalde. Yönetmen "Memento"da senarist kardeşi Jonathan Nolan'ın da desteğiyle, izleyicileri sondan başa doğru bir yolculuğa çıkarmış ve bir başyapıt yaratmıştı. Aynı ikili bu sefer de "The Prestige" ile, sihir ve sinemanın kesişme noktasına odaklanarak 2006 yılının belki de en dikkat çekici filmini ortaya çıkardılar.

Öyle bir şaşırtmaca düşünün ki, tam herşeyi çözdüm derken ummadığınız olaylar gelişsin...Öyle bir film izleyin ki Hugh Jackman, Christian Bale, Scarlett Johansson ve Michael Caine bile sadece filmin sosu olarak kalsın...



1995 yılında yayınlanan "The Prestige" adlı roman, 1943 doğumlu yazar Christopher Priest imzasını taşıyordu ve Viktorya döneminde yaşayan iki sihirbazın öyküsünü temel alıyordu. Priest, 60'lı yıllardan bu yana romanlarıyla çeşitli kereler ödül almış köklü bir yazar olmasına rağmen "The Prestige" onun filme alınan ilk kitabıdır. Kitabın film haline dönüşme yolculuğu ise ortak yapımcılardan olan Valerie Dean'in "The Prestige"i okuyup hayran kalması ve kitabı o aralar "Memento"yu henüz tamamlamış olan Nolan'a vermesiyle başlar.


Öykü o kadar katmanlı ve şaşırtmacalarla örülü ki, senarist Jonathan Nolan uyarlama yaparken son derece serbest davranmış ve kitapla film arasında sadece temalar ve dramatik yapı bakımından bir bütünlük kurmaya çalışmış. "The Prestige"in senaryosu için 18 ay çalışan Jonathan Nolan, ağabeyinin de arzuladığı "sihir numarası gibi bir film" e ulaşmış. Romanda geçen "Vaat", "Dönüm Noktası" ve "Prestij" ise tamamen Priest'in roman için uydurduğu kavramlarmış, yani sihir terminolojisiyle doğrudan bir bağlantıları yokmuş. Romanla film arasındaki enönemli fark ise, David Bowie'nin canlandırdığı Dr. Tesla karakteriymiş.


Uzun zaman birlikte çalıştıktan sonra bir vesileyle düşman kesilen Alfred Borden (Christian Bale) ve Robert Angier'in (Hugh Jackman) yaşamlarına odaklanan senaryo, bu ikilinin birbirleriyle olan şiddetli savaşında izleyiciyi tam anlamıyla taraf tutmaya zorluyor. Karakterlerden Angier, sihirbaz olarak büyük bir yetenek olmamakla birlikte, mesleğini ve yaptıklarını satmayı çok iyi bilen bir sahne adamı, adeta bir şovmen. Alfred Borden ise, Angier'in aksine bir şovmen olarak son derece başarısız. Ancak bir sihirbaz ve mucit olarak ondan çok daha iyi. Zira Angier, her ne kadar sahnede kendisini kusursuz bir biçimde sunsa da, Borden'in sihirbazlık tekniği ve geliştirdiği yeni oyunlar, onun altından kalkabileceği türden işler değil. Borden önceleri şüpheyle ve garip bir kıskançlıkla yaklaştığı Angier ile sonradan birlikte çalışmaya başlıyor. Aslında Angier'in sahnede göründüğü kadar büyük bir sihirbaz olmadığını da bir şekilde hissediyor.


İkili birlikte çalışmaya başladıktan bir süre sonra, en büyük numaraları ters gidince aniden yolları ayrılıyor ve birbirlerine düşman kesiliyorlar. Angier, Borden'in tasarladığı bu numarayla gerçekleşen olay sonrasında, sihrin ve büyünün karanlık dünyasına eskisinden daha da büyük bir tutku duymaya başlıyor ve en büyük sihir numarasını keşfetmek üzere yola çıkıyor. Bu sırada eski ortağı Borden ile rekabeti aşan bir savaşa girişiyor.


Borden-Angier ikilisi arasındaki savaş sürerken elbette etraflarında başka karakterler de mevcut. Bunlardan en önemlisi Cutter (Michael Caine) karakteri. Cutter, sihirbazların tüm işlerini yapan ve sahne arkasında görünmeyen kahraman olarak işlev gören bir "ingeneur" (sihirbazın baş yardımcısı) Diğer dikkat çekici karakter ise, son yılların en çok konuşulan oyuncularından biri haline gelen yetenekli ve güzel Scarlett Johansson'un canlandırdığı Angier'in sahne yardımcısı olan Olivia. Yan karakterlerden belki de en dikkat çekeni ise, kurgusal öykü içerisinde tarihi bir kişilik olan ünlü bilim adamı Nikola Tesla (David Bowie). Yaşadığı dönemde geleceği etkileyen icatlara imza atan bu dahi kişilik, Robert Angier'in bir numarasına destek olmak üzere filme dahil oluyor.

Film asla sihirbazların yaptığı gibi bir el çabukluğu marifeti aceleciliğinde ilerlemiyor. Aksine neredeyse sakin diyebileceğimiz bir tempoda, seyirciği hem yormadan, hem de kıskıvrak içine çekerek ilerliyor. Seyirci sanki bir an sihri çözdüğünü sanıyor ama film hep seyircinin yakaladıklarından bir adım önde giderek heyecanı ve merakı katlayarak bir nevi "prestij" gösterisi yapıyor.


Related Posts with Thumbnails