My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!



Gerçeğe ulaşmak için ne kadar ileri gidersiniz? Yaşantınızdan, inançlarınızdan, karakterinizden ödün verir misiniz? Peki ya işin ucunda çocuğunuzu kurtarmak varsa? En değerli varlığınızı korumak, başına kötü bir şey gelmesini engellemek için ne kadar ileri gidersiniz? Prisoners, seyirciye, gerçeğe ulaşmak için işte bu çarpıcı soruları en yalın hâliyle sorarken, film boyunca sunduğu gerilimle de izleyicide uyandırdığı merak hissini filmin sonuna kadar zirvede tutmayı başarıyor.




2010 yılında çektiği Incendies / İçimdeki Yangın ile oldukça ses getiren, birçok ödüle ve övgüye boğulan Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, 2013 yılında bu kez karşımıza Amerikan yapımı bir polisiye gerilimle çıktı. Senaryosunu Contraband filmiyle tanınan Aaron Guzikowski’nin yazdığı Prisoners’ın başrollerinde Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Paul Dano, Maria Bello, Viola Davis, Melissa Leo ve  Terrence Howard yer alıyor.

Şükran günü yemeği için bir araya gelen Dover ve Birh ailelerinin küçük kızları Anna ve Joy, yemekten sonra dışarı çıktıkları sırada bir anda ortadan kaybolurlar. Onların ortadan kaybolmasıyla birlikte gittikçe derinlik kazanan bir soruşturma da beraberinde gelir. İşte bu noktada ailelerin, daha doğrusu her bir bireyin bu tip bir olayda nasıl tepkiler verdiğini de fark etmeye başlarız. Anna’nın annesi Grace çocuğunun kaybolmadığını, her an evin kapısını açıp içeri gireceğini düşünürken, olaylara ilaçlar alıp odasına kapanarak tepki vermeyi seçer. Joy’un anne ve babası ise eli kolu bağlı, bir şey yapamayacaklarının farkında olarak, polisin ve dedektiflerin yardımına sığınmış durumdadır. Ancak Hugh Jackman’ın canlandırdığı Keller’ın olaylara tepkisi çok daha farklıdır. Onun boş oturmaya ve her şeyi polisin eline bırakmaya hiç niyeti yoktur. Çocuklarını kaçıran kişiyi bulacak ve canı pahasına da olsa nerede olduklarını öğrenmeye çalışacaktır.



Bu yaşanan olayda aileleri bir kenara bırakıp soruşturmayı yürüten Dedektif Loki’ye de bakacak olursak, Jake Gyllenhaal’un canlandırdığı Loki karakteri her birinde farklı anlamlar yatan dövmeleri, stresli ve gerilimli anlarda daha da baskınlaşan göz tikiyle, gizemli bir hava vermekle birlikte oldukça başarılı bir dedektif olduğunu daha en başından seyirciye yansıtmayı başarıyor. Olayı araştırmaya başlamasıyla birlikte yaşanan bu kaçırma olayının aslında çok daha derin başka olaylarla da ilgisi olduğunu fark etmeye başladığında ve Keller’ın da kendince suçluyu bulmaya kalkıştığını fark ettiğinde gerilim ve beraberindeki merak hissi adeta zirve yapıyor.

Şöyle bir bakacak olursak aslında oldukça sıradan bir konusu varmış gibi görünen Prisoners, bir de üstüne üstlük bu basit hikâyeyi 2,5 saat gibi epey uzun bir süreye de yaymış durumda. Hiç şüphesiz bu durum pek çok seyirciye sıkıcı gelebileceği gibi, pek çoğuna da “Suçlu kim?” sorusunun cevabına ince ince işlenmiş ayrıntılarla, doğal, başarılı oyunculuklarla ve adeta bir labirentte ilerliyormuş hissi vererek ulaştırıyor ve filmin ayaklarını yere daha sağlam basmasına olanak sağlıyor. Bu sayede de bana göre “sıkıcı” ya da “klişe” tanımlarını arkasında bırakıyor.



Yazının başında da bahsettiğim o önemli sorular, daha filmin başında Keller’ın oğluna söylediği, ona da babası tarafından verilen “En önemli şey her ne olursa olsun hazırlıklı olmaktır.” nasihatini kanıtlar nitelikte film boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Seyirci kendisini film boyunca “Ben olsam ne yapardım?”, “Bu olanlara nasıl tepki verirdim?”, “Gerçeğe ulaşmak için ne kadar ileri giderdim?” sorularını sormaya itiyor. Ama ne kadar ironik ki, nükleer savaşlara, hatta kıyamet gününe bile hazırlık yapan Keller, başına asla gelmeyeceğini düşündüğü bu “çocuk kaçırma” olayı karşısında tam anlamıyla çaresiz kalıyor. Belki de bu yüzden bu kadar kontrolden çıkıyor, inançlarını sorguluyor ve sınırlarını zorluyor. Onun bu hâlini de dengelemek, bir yandan da olayı çözmeye çalışan Dedektif Loki’ye düşüyor.



Ahlâki ve insani dokular konusunda asla sınıfta kalmayan Prisoners, oldukça basit bir konudan neler yaratırım, gerilimi ve merakı son dakikaya kadar korumayı nasıl başarırımın en güzel örneği belki de. O yüzden de 2013’ün en iyi filmlerinden biri olmayı sonuna kadar hak ediyor. Elbette Incendies ile karşılaştırdığımızda onun seviyesine ulaşamayacağı konusunda iki filmi de izleyenler hem fikir olacaktır ama önemli olan da bu değil aslında. Son derece başarılı oyunculuklara imza atan oyuncular, ki Hugh Jackman’ın muhteşem performansını ayrı tutarsak, oynadığı her filmle daha da pişen ve kendisine hayran bırakan Paul Dano ve bir zamanların Donnie Darko’su Jake Gyllenhaal’un perdeyi aşan performansları kesinlikle göz ardı edilmeyecek türden. 2,5 saat boyunca merakınızı sıcak tutmak, inançlarınızı sorgulamak ve bir an bile dinmeyen gerilime tanık olmak istiyorsanız 2013’ün en sağlam filmlerinden biri olan Prisoners’ı kaçırmayın.


Related Posts with Thumbnails