My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


He lived to find beauty. He killed to possess it.

Sadece koku üzerine odaklanmış bir konuyu, üstelik de son derece güçlü bir hayal gücüyle yazılmış, dünya çapında 15 milyon civarı satmış ve Latince de dahil 45 dile çevrilip 15 milyon civarı satışa ulaşmış bir edebiyat eserini senaryolaştırıp gözler önüne sermek "risk" denen olgunun ne kadarını kapsamaktadır? Stanley Kubrick'in bile "Sinemaya uyarlanamaz" dediği, Alman yazar Patrick Süskind'in 1985 yılında yazdığı "Das Parfum"ün çekim hakları 2001 yılında Bernd Eichinger'e satılınca yönetmen Tom Tykwer kendisini işte bu risk denen kavramla karşı karşıya buldu. Bir edebiyat eserini sinemaya uyarlamak çoğu zaman zordur ve kimi zaman da felaketle sonuçlanması kaçınılmazdır. Belki de bu yüzden Tom Tykwer "Das Parfum"le karşı karşıya geldiğinde bu büyük riski göze aldı ona meydan okudu...



Roman, 18 yüzyılda, Paris'in kanalizasyon sisteminden yoksun, pislik içindeki sokaklarında yaşayan, acımasız, duygusuz ve vicdansız bir katili anlatıyordu: Jean Baptiste Grenouille. 17 Temmuz 1738'de bir balıkçı dükkanında, balık ayıklayan annesinin sancılanmasıyla dünyaya geliyordu. Annesi, doğumunun hemen ardından kaçarken yakalanıyor ve başı kesiliyordu. Annesini de kaybetmesiyle kimsesiz kalan Baptiste, bir süt anneye teslim ediliyordu. Fakat hiç kokusu olmayan bu bebek, süt annesi tarafından uğursuz ve şeytanın emrinde olduğu gerekçesiyle bir manastıra bırakılıyordu.

Jean Baptiste'in vücudu gerçekten de hiç kokmuyordu ama bunun aksine o tüm dünyayı sadece burnuyla algılıyordu. Az konuşuyor, kimse tarafından sevilmiyor, itilip kakılıyordu. Bir tabakhanede çalışırken, kentin sokaklarında bir parfüm dükkanının önünde Paris'te nefis kokular olduğunun da farkına varıyordu. Günün birinde keşfettiği bir parfüm dükkanının sahibi Baldini'yi etkilemeyi başarıp onun yanında çalışmaya başlıyordu. Eşsiz yeteneğini sergiliyor, her gün kokular hakkında yeni şeyler öğrenmeye devam ediyordu. Tüm bunlar onda müthiş bir arzunun uyanmsına neden oluyordu: Dünyanın en güzel kokusunu elde etmek... Buna ulaşmanın yolu ise genç kadınların teniydi. Amacına ulaşmak içinse kokularını elde edeceği bu kadınları öldürmesi gerekiyordu. Sadece kokunun peşinde koşan Baptiste işte bu noktadan sonra acımasız bir katile dönüşüyordu. Aslında tek amacı, kokusu yok diye onu itip kakanlar, hor görenler tarafından tanınmak, sevilmek ve takdir edilmekti. Bu kokuya ulaşabilirse artık hayatı boyunca giymiş olduğu görünmezlik pelerini ortadan kalkacaktı.

Jean Baptiste ardı ardına öldürdüğü genç kızlardan sonra, hayatı boyunca hayalini kurduğu o eşşiz kokuya sonunda ulaşıyordu. Ancak çok geçmeden yakalanıyor ve darağacının yolunu tutuyordu. İşte bu noktada da, yarattığı koku tam öldürülecekken herkese barış, sevgi ve hoşgörü getiriyordu. Elinin bir hareketiyle tüm kasabayı parfümünün etkisi altına alıyor ve insanların zevkten akılları başlarından gidiyordu. Ölümden kurtulan Baptiste ise doğduğu balık pazarına gidip, tüm dünyaya yarattığı kokunun gücünü göstererek varolduğunu kanıtlamak istiyordu. Sevildiğini bir kez olsun hissetmek isteyen Baptiste'i acı bir son bekliyordu. Çünkü insanlar kendisini değil yarattığı parfümü seviyor ve istiyorlardı. Bu sayede de yaşamanın ne demek olduğunu hayatı boyunca tam olarak anlayamamış Baptiste kendi elleriyle sonunu hazırlamış oluyordu...

Patrick Süskind, kaleminin gücüyle okuyucularını öyle bir romanın içine çekiyordu ki, Paris'in tüm kokularını hissettirebiliyor ve bu dönem romanını son derece heyecanlı ve ürkütücü bir gerilime dönüştürmeyi başarıyordu. Peki koku temalı bir filmin çekilebilmesi çoğu otorite tarafından imkansız görülürken Tom Tykwer bu zor romanı sinemaya uyarlamayı nasıl göze almıştı? Yönetmen bu handikapı şu sözlerle özetlemiş: "Dürüst olmak gerekirse, bu konuda hiç endişelenmedim. Sonuçta romanın dili sayesinde bu kokular hissediliyordu, kitap kokmuyordu. Yani ortada bir dil problemi vardı. Yazarın romanda kullandığı edebi dili biz de sinema diline çevirebilirsek ve bu konuda elden geldiğince deneysel davranırsak problem çözülecekti. Filmin meydan okuyucu yanı da burada. Zaten meydan okuma yoksa neden o filmi çekeyim ki?"

Pek konuşmayan ama inanılmaz bir koku alma gücüne sahip, acımasız katilimiz Jean Baptiste'in dünyasını seyirciye aktarmada hiç kuşkusuz anlatıcı John Hurt'ün de payı büyük. Büyük bir başarıya ulaşmış, dünya çapında milyonlarca kişi tarafından okunup sevilmiş bir romanın kahramanını oynaması için seçilen kişi ise genç ve yetenekli İngiliz oyuncu Ben Whishaw olmuş. 1980 doğumlu ve Royal Academy of Dramatic Art mezunu olan Wishaw, Londra'nın en eski ve prestijli tiyatrolarından Old Vic'te 2004'te sahnelenen Hamlet'te Hamlet'i canlandırmış. Fiziki olarak da Jean Baptiste'in içindeki masumiyete ve caniliğe sahip olduğu için yönetmen Tykwer'in içine sinen bir seçim olmuş.

Her ne kadar kitabının yeri okuyucuları için apayrı olsa da, böylesine zor bir konuyu beyazperdeye aktarabilme cesaretini gösteren yönetmeni , olumsuz düşünceleri bir kenara bırakıp tebrik etmek gerektiğini düşünenlerdenim. Elbette ki hayalimizde canlandırdığımız Jean Baptiste ve Paris sokaklarını tam anlamıyla hissedemeyecek olsak da, film, çoğu uyarlamanın yanında çıtayı biraz daha yükseklere çıkarmayı başarmış gibi gözüküyor.

IMDB


Related Posts with Thumbnails