My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


Get off my lawn !!!

Ölüm nedir? Son mudur? Yoksa başlangıç mı? Ve yaşam nedir? Yaşam dediğimiz şey nedir? Gran Torino'yu izlediğinizde bu soruların yanıtını bulabilecekmisiniz bilemem ama, yılların eskitemediği, 78 yaşına merdiven dayamış bir adamın, hala dimdik ayakta durarak nasıl da rol kestiğini ve nasıl da karşısına çıkacak olana gözdağı verdiğini göreceksiniz...



İnsanlar yaşlandıkça huysuzlaşır derler. Kimileri içinde, zaten hayatları boyunca huysuzdular, yaşlanmaları sadece huysuzluklarına biraz daha huysuzluk katmış, daha da çekilmez olmuşlar denir. İşte Clint Eastwood, Gran Torino'da böyle bir huysuz ihtiyar olarak karşımıza çıkıyor. Filmin başlarında biz de çoğu insanın bu düşüncesine katılarak, ne kadar da huysuz bir adam şu Walt karakteri diyoruz içimizden. Ama film ilerledikçe bu Kore gazisinin hiç de o kadar huysuz bir ihtiyar olmadığını anlıyoruz...


Sürekli kızgın bakan ve kendi kendine söylenen bir adam... Eşinin cenazesinde, kendi torunlarına bile nefretle bakıyor. Çünkü o, oğullarının tanımıyla "Hala 50'lerde yaşayan" bir adam. Modern çağa ayak uyduramamış, hala eskilerde yaşamaya çalışan huysuz bir ihtiyar. Oğulları ile arasında baba-oğul ilişkisi kuramamış, aksine artık kapanmayacak bir boşluk yaratmış, Ford fabrikasından emekli olmuş bir Kore gazisi... Kilise ile işi olmayan, en son ne zaman günah çıkardığını unutmuş, yeri geldiğinde pederle karşı karşıya kaldığında bile lafını esirgemeyen, "gördüğünü" söyleyen bir adam. Öyle ki, pedere "Bence sen, batıl inançları olan yaşlı kadınların ellerini tutmak isteyip onlara sonsuzluğu vaat eden, fazla eğitim görmüş 27 yaşındaki bir bakiresin" bile diyebiliyor. Bu kadar sert görünen bu adam aslında içten içe öldürmenin tanımını yapmaya, savaş zamanında hissettiklerini içinden atmaya çalışan birisi. Pederin tüm bu sözlere rağmen pes etmemesinin tek nedeni bu ihtiyarın günah çıkarabilmesi.. Ölen karısına verdiği sözü yerine getirmek istiyor peder. Anlatırsa güçleneceğini, Aldığı emirleri yerine getirmenin acısını atacağını,rahatlayacağını söylüyor adama. Bu söze karşılık yılların onda bıraktığı acıyı tek bir cümleyle özetliyor Walt Kowalski... "Bir adamı en çok kovalayan şeyler emredilmeden yaptıklarıdır."


O nefret dolu bakışlarının, kiliseden uzak durmasının yanında, 50 yıldır yaşadığı mahallesini, artık bir sürü milletten azınlığın doldurmasına rağmen terketmeyen, verandasında bayrağını dalgalandırmaya devam eden, yıllardır biriktirdiği alet takımına ve herkesin hayran olduğu "Gran Torino"suna geçmişiymiş gibi bakan bir adam Walt Kowalski...
Olaylar, yan komşusunun oğlu olan Thao (Bee Vang) isimli gencin, kendi ırkına ait bir çeteye katılabilmek için Kowalski'nin 72 model Gran Torino'sunu çalmaya yeltenmesiyle başlıyor. Farklı ırklara nefret duyan Walt için Gran Torino'su bir nevi saf, özlediği eski Amerika gibi... O arabaya binmese de, garajında durduğu sürece mutlu ve huzurlu oluyor. Çevresinde olan değişimleri biran olsun arabasına baktığında unutuyor belki de.

Thao'nun Gran Torino'yu çalmadaki başarısızlığına öfkelenen çete üyeleri, evine gelerek ona sıkı bir ders vermek istiyor. Ancak kendi arazisine de ayak atan çete üyelerini gören Walt, çiftesini kaptığı gibi çete üyelerinin başına dikiliyor ve istediklerini alamadan gerisini geriye gitmelerini sağlıyor. İşte bu olay sayesinde Walt artık Hmong aileleri için bir "kahraman" oluyor. Ona şükranlarını sunmak için, Walt'un verandasına çeşitli hediyeler bırakıyorlar ve teşekkürlerini sunuyorlar.

Walt için bir zamanlar tahammül edemediği bu çekik gözlü insanlar, artık kendisine ailesinden bile daha yakın gelmeye başlıyor. Kendi oğullarının yanında olamayan, onları bir nevi "tanıyamamış" olan bu adam için Thao'yu belki de bu eksikliğinin giderilmesi için karşısına çıkmış birisi olarak görüyor. O yüzden kendi tabiriyle onu "adam etmeye" çalışmaya başlıyor. Onu, hayat hakkındaki tecrübeleriyle eğitmeye devam ederken, kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi, cesaretinin artması için bir işe bile sokuyor. Gün geçtikçe ona daha da bağlanmaya başlıyor, öyle ki gözü gibi baktığı Gran Torino'sunu ona emanet edebiliyor...


Elbette ki herşey bu kadar sakin gitmiyor.Thao'yu aralarına almak isteyen, çete, Thao'nun ailesine rahat vermiyor. Bir gün çete üyeleri Thao'yu sokakta sıkıştırıp hırpaladıklarında ise Walt işin kendisine düştüğünü hissedip, bu serserilere gözdağı vermek istiyor. Evlerine gidip onları Thao ve ailesinden uzak durmaları için uyarıyor. Ancak bu uyarı beraberinde daha kötü olayların olmasına neden oluyor.Daha da sinirlenen çete üyeleri, Thao'nun evini silahlarıyla tarıyor ve ablası Sue'ya da (Ahney Her) zarar veriyor. Herkese karşı duvarlar örmüş Walt için bu aileyi artık kendi aiesi gibi gördüğü için olaylara bir dur demek boynunun borcuymuş gibi hissediyor ve kendi planını hazırlamaya başlıyor....

Gran Torino, artık günümüzde aile bağlarının kopmuş olduğu, herkesin birbirine yabancılaşmış, uzaklaşmış olduğu bir toplumda, komşuluk değerlerine vurgu yaparak, ırkçı görünen, oğlunun Japon marka bir araba kullanmasına bile tahammül edemeyen bir adamın, kendi kanından bile olmayan, üstelik de görmeye bile katlanamadığı "çekik gözlülerden" olan bir çocuk ve ailesi için hayatı pahasına verdiği çabayı bize gösteriyor. Ölüm ile yaşam arasındaki farktan, ırklar ve kimlikler arasındaki çatışmalara, onların getirdiği sınırlara ve dokunulmazlıklara ait bir film... Birçok Clint Eastwood hayranını tatmin edebilecek düzeydeki senaryosuyla, detaylandırılmış karakterleriyle ve unutulmaz finaliyle, şimdiye kadar Eastwood hayranı olmayan kaldıysa şayet, bu sayının biraz daha azalmasına neden olacak kadar başarılı bir yapım...


Related Posts with Thumbnails