My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!



Edward was here..
.

Modern Amerikan sinemasının en farklı isimlerinden biri olan Tim Burton şüphe yok ki, sınırsız bir yaratıcılık ve ince bir duygusallığın ürünü olan filmleri ile tüm dünyada beğeni kazanan başarılı bir sanatçı. 1958 yılının 25 Ağustos'unda California'da dünyaya gelen Tim Burton, daha çocukluk döneminden itibaren diğer çocuklardan farklı olduğunu ispat eder nitelikler taşıyordu. Top oynamak yerine, evde kalıp korku filmleri izliyor, diğer çocuklar kızlarla flört etmenin yollarını ararken o, Edgar Alan Poe okuyup, tuhaf ve karanlık çizimler yapmayı tercih ediyordu. Banliyö yaşamının kendisine göre olmadığını anlayan Burton, anne ve babasının yanından ayrılarak şehir merkezinde oturan büyükannesinin yanına taşındı. Lise yıllarında kendisini tamamen resme verdi. Çizgi romanlara, bilim kurgu edebiyatına, Roger Corman'ın sıra dışı korku filmlerine düşkünlüğü, dönemin korku sineması yıldızı "Tehdit Taciri" lakaplı Vincent Price'a olan hayranlığı bu dönemde gelişti. Pek parlak bir öğrenci değildi. İçine kapanık biri olduğu için de arkadaş edinmesi neredeyse imkansızdı. Kimbilir belki de bu yalnızlık, onun yeteneklerine odaklanmasını sağlayan bir unsur oldu...



İnsanlar kendilerini ifade edebilmek, anlayabilmek ve anlaşılabilmek için çevrelerinde olan olayları inceler, değerlendirirler ve belirli şeyleri baz alırlar. Eğer çevrenin oluşturduğu kalıplara uyuyorsak, bu benzerlikler silsilesinden çok da farklı değilsek, kendimizi o kadar iyi, o kadar güvende hissederiz. Benzerlikler insanları birbirlerine yakınlaştırır, birbirleriyle bağlar kurmalarına yol açar. Peki ya yaşadığımız toplumun diğer bireyleri ile aramızda çok az ortak nokta varsa? Zevklerimiz, hayata bakış açımız, isteklerimiz onlardan çok farklıysa? İşte o zaman bizi bekleyen şey ne yazık ki acı bir yalnızlıktır. Çünkü toplum, kendilerine benzemeyen bu "farklı" bireyleri hemen yanlarından uzaklaştırır. Bu bireyler onların gözünde güvenilir olmayan kişilerdir. Adını koyamadıkları bir gizemleri vardır. İşte biraz da bu gizemli havaları sayesinde ister istemez bu "farklı" kişilere hayranlık da duymaya başlarlar. Neyin nesi oldukları hep merak edilir. Ama arada hep bir mesafe de vardır. Hal böyle olunca, kişi de ya çevresine ördüğü duvarı kalınlaştırır, ya da savaş ilan edip, bir toplum düşmanına dönüşür...

İşte Tim Burton'da filmlerinde, tıpkı bu bahsettiğimiz türde "farklı" karakterler yaratır. Sadece düşünce olarak farklı karakterleri değil, aynı zamanda fiziksel özellikleriyle de farklı olan, iletişim kurma konusunda beceriksiz, toplum tarafından dışlanmış, yalnızlığa mahkum edilmiş, alay edilmiş ve asla gerçek anlamda sevilmemiş karakterledir bunlar... Bu karakterlerden birisi de, makas elleri olduğu halde, çocuksu masumiyetini asla kaybetmemiş olan Edward Scissorhands'dir...



1990 yapımı olan ve başrollerinde Johnny Depp, Winona Ryder ve Dianne West gibi isimlerin yanı sıra Vincent Price'ın da yer aldığı bu masalsı filmin çıkış noktası Tim Burton'ın lise yıllarında kendisini betimlemek için yaptığı bir çizime dayanmaktadır. El yerine keskin ama marifetli makaslara sahip olan, ürkek, yalnız ve mutsuz olan delikanlı, makaslarını kullanırken harikalar yaratan ama normal bir çift elin becerebileceği basit şeyleri; yemek yemeyi, giyinip soyunmayı başaramayan talihsiz bir yaratıktır aslında... Hepsinden önemlisi sevdiği kadına asla dokunamayacak olmanın acısını en derinde hisseden, hüzünlü bir romantik... Mecazi anlamları bir kenara bıraktığımızda karşımızda gördüğümüz kişi, aslında herkesten farklı olan yaradılışı, yetenekleri ve topluma uyum sağlamadaki güçlüğü ile dışlanan, düşüncelerinin ve yaratıcılığının insanlarda hem hayranlık, hem de korku hisleri uyandırdığı sıra dışı bir sanatçıdır...

Makas elli kahramanımız, rengarenk evlerinde birbirleriyle uyum içerisinde olan insanların yaşadığı banliyöye, sonradan iliştirilmiş gibi duran bir tepedeki şatosunda tek başına yaşamaktadır. Edward (Johnny Depp) adlı bu genç, lanetli bir masal mekanını andıran bu şatoda çılgın bir bilim adamı (Vincent Price) tarafından tasarlanmış, ancak yaşlı mucit, Edward'ın ellerini monte edemeden ölmüştür. Kozmetik ürün pazarlamacısı olan Peg Bogss, (Dianne Wiest) bu sıradaşı ve ilgi çekici yeri görmezden gelemez ve şatoya girerek Edward'la karşılaşır. Onun tek başına şatoda kalmasına gönlü razı olmadığı için Edward'ı da beraberinde renkli banliyöye götürür. Kuşkusuz Peg iyi niyetlidir ama "farklı" kahramanımızın topluma katılma süreci oldukça zor bir deneyim olacaktır...
Edward'ın, toplumun baz aldığı normlara yakınlaşmasını sağlamak isteyen Peg, ona yeni giysiler vererek, hatta makyaj yaparak tuhaflığını yok etmeye çalışır. Fakat tüm bu çabalar, onu sıradanlaştıracağı halde, kadınlar için daha gizemli ve çekici, çocuklar için ise ürkütücü bir ölüm makinesine dönüştürmekten başka şeye yol açmaz. Tüm bunların yanında bir de Edward, Peg'in güzel kızı Kim'e (Winona Ryder) aşık olunca, insanlar tarafından daha da dışlanmaya başlar. Çünkü Edward, insanları eğlendirebilir, şaşırtabilir, hatta alkışlanabilir ama "normal" insanlara ait bir şeye el uzatamazdı. Bu yüzden banliyö halkı bir anda Edward'a yüz çevirir ve onu kısa yoldan yok etmeye çalışır. Edward'ın tüm bunlardan kurtulabilmesinin tek çaresi, yalnızlığa mahkum olduğu şatosuna geri dönmektir...


İşte, kendi içinden olmayanı dışlayan toplumu, kendi tarzıyla yorumlayan Tim Burton, bir nevi kendisiyle özdeşleştirdiği Edward'a herkesten uzakta, büyük aşkından vazgeçtiği bir sonu uygun buldu. Çünkü Burton'a göre Edward'ın topluma uyum sağladığı bir son, her zaman savunduğu, bireyin kendi farklılıkları ile yaşama özgürlüğüne aykırı düşecekti. Bu sonu biraz daha desteklemek ve güçlendirmek için de romantik bir detay eklemeyi uygun buldu. Edward'ın şatosuna dönmesinden itibaren her Noel buzdan dev heykeller yontarak şehre kar yağdırması ve Kim'e olan aşkının sürdüğünü ispat etme çabası... Diğerlerine göre sıradışı olan karakterimiz, küçük bir parça da olsa banliyö halkının yaşamında bir değişiklik yaratmayı başarıyordu... Her zaman güneşli olan bu şehre tek bir gün için bile olsa kar yağdırarak...


Favorie Quote :
"Before he came down here, it never snowed. And afterwards, it did. If he weren't up there now, I don't think it would be snowing. Sometimes you can still catch me dancing in it."


Related Posts with Thumbnails