My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!



!!! Spectacular, Spectacular !!!

"The greatest thing you'll ever learn is just to love and be loved in return..." Bu cümle aslında bu filmi ne kadar da güzel özetliyor. Hayatımızda sevginin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu, onsuz ne kadar da eksik kalacağımızı gösteriyor. Moulin Rouge aşkın varoluşunu, 1900'lerin başlarındaki Fransa'da, biraz da can acıtıcı bir şekilde ve güzel melodiler eşliğinde bizlere sunan masalsı ve bir o kadar da büyüleyici bir yapıt...



Çok fazla müzikal izlememiş biri olmama ve de pek de hoşlanmama rağmen, Buz Luhrman'ın yönettiği Moulin Rouge'u bir kere izemekle yetinemeyenler arasında yeralmaktayım. Elbette bunun sebepleri arasında büyük bir Nicole Kidman hayranı olmamla birlikte, filmde kullanılan mükemmel müzikler ve tabiki de "neyi anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemlidir" felsefesinin filme hakim olmasının da payı büyük.

Filmimiz 1899 yılında yazar olma hayali ile Paris’e gelen Christian (Ewan McGregor) bazı tesadüfler sonucunda kendini dönemin en büyük eğlence mekanlarından ve genelevlerinden Moulin Rouge’da bir tiyatro eseri sahnelerken bulmasıyla başlar. Oyunun başrol oyuncusu ve Moulin Rouge’un en seçkin fahişesi olan Satine (Nicole Kidman) ile birbirlerine aşık olmaları kaçınılmazdır. Aralarındaki tek engel, oyun için gerekli parayı sağlamasına karşılık, Moulin Rouge’un sahibi Harold Zidler (Jim Broadbent) ile Satine’in kendisine verilmesi konusunda anlaşma sağlamış olan Duke (Richard Roxburgh)’dur.

Buz Luhrman daha filmin ilk dakikalarından itibaren bizlere sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyallerini vermeye başlıyor. Muhteşem şarkılar, göz kamaştırıcı kostümler ve güzeller güzeli Nicole Kidman bir anda nefesimizi kesiyor. Bu kadar renk ve ahenk içerisinde bir anda gerçek hayattan kopup Moulin Rouge'un büyüsüne kendimizi kaptırıveriyoruz. Ewan McGregor ve Nicole Kidman'ın beraber söyledikleri muhteşem Elton John şarkısı olan "Your Song" ile ise mutluluk katsayımız en üst seviyelere tırmanmış oluyor. Filmin devamına serpiştirilen David Bowie, Nirvana, The Police, Madonna ve Queen şarkıları ise bizi şaşkınlığa sürüklemekle beraber ne kadar da doğru seçimler olduğunu, kendimizi şarkılara eşlik ederken farkediyoruz.

Film en büyük gücünü Nicole Kidman ve Ewan McGregor arasındaki tartışılmaz kimyadan alıyor aslında. Sizi, birbirlerini ne kadar da sevdiklerine o kadar kolay inandırıyorlar ki, film boyunca onlar için endişelenmekten, filmin sonunda kavuşmalarını dilemekten başka şey düşünemiyorsunuz. Film sona yaklaştıkça ne yazık ki bir kez daha suratımıza tokat gibi çarpan "Acısız aşk yoktur" ifadesine tanık oluyoruz. Aslında Buz Luhrman'ın bir röportajında bu düşünceye nasıl da katıldığını görebiliyoruz. Röportajında: "Hepimiz bir dönem sırılsıklam aşık olmuşuzdur. Ama gün gelir, ilişki biter. İşte o zaman kişiye düşen, bunu kabullenmek ve ileriye bakmaktır. Geçmişe saplanıp kalmamak, ilişkilerin bitebileceğini kabullenmek gerekir". diyor yönetmen ve filmini de aslında bu doğrultuda sonlandırıyor. Aşk acısı çeken Christian bu acının da yardımıyla büyük aşkı Satine'i anlatan bir oyun yazıyor ve sonuna da ekliyor : "The greatest thing you'll ever learn is just to love and be loved in return..."

IMDB


Related Posts with Thumbnails