My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!



Eminim şimdiye kadar pek çok seri katil temalı dizi ya da film izlemişsinizdir. Bu film ve dizilerde izlediğiniz pek çok katilden nefret ettiğiniz gibi içlerinden bazılarını da tuhaf bir şekilde etkileyici bulup, kendinize yakın hissetmiş, hatta sevmiş bile olabilirsiniz. Hatta bunun en büyük örneği, yayınlandığı sekiz sezonun ardından 2013 yılında ekrana veda eden ailemizin seri katili Dexter Morgan dersem, eminim pek çoğunuz bana katılacaktır.




Bu sefer bahsedeceğim dizi, bana göre içinde “sevilmeye değer bir seri katil” barındıran, yaptıkları işleri öve öve bitiremediğim İngilizler’in elinden çıkma, psikolojik gerilim ve polisiye ile harmanlanmış The Fall. 2013 Mayıs ayında BBC Two ekranlarına gelen The Fall’un ilk sezonu toplamda beş bölümden oluşuyor ve her bölümün uzunluğu yaklaşık 60’ar dakika. Başrolde de X-Files hayranlarının gözbebeği, Gillian Anderson ile 2015 yılında gösterime girecek olan Fifty Shades of Grey’de Christian Grey karakterini canlandıracak olan Jamie Dornan yer alıyor. Çekimleri yine başrol oyuncusu Jamie Dornan’ın doğduğu yer olan Belfast’a yapılan ve dört ayda tamamlanan dizinin senaristi, Murph’s Law, Prime Suspect ve The Runaway’in de senaryo ekibinde bulunmuş olan Allan Cubbitt. Dizinin yayınlandığı kanalda son yıllardaki en yüksek reyting oranını yakalamış olması da, ne kadar etkileyici bir başlangıç yaptığının ve beğenildiğinin bir kanıtı.

Dizinin konusundan biraz bahsedecek olursak; Kuzey İrlanda’nın Belfast şehrinde Alice Monroe adında bir avukat cinayete kurban gider. Tıpkı onun gibi kariyer sahibi ama yalnız kadınların üst üste ölü bulunması ve ölüm şekillerinin birbirine benzemesi yüzünden Belfast polisinin üzerindeki baskı gitgide artar. Olay yeri incelemeleri, elde ettikleri veriler ve raporlardan hiçbir ipucuna ulaşamadığı için büyük bir çıkmaza giren emniyet teşkilatı, katilin yakalanması konusunda daha hızlı bir sonuca ulaşabilmek adına deneyimli Dedektif Stella Gibson’ı (Gillian Anderson) görevlendirir. Olayı araştırmaya başladığı daha ilk andan itibaren oldukça titiz ve dikkatli olduğunu fark ettiğimiz Stella Gibson,  işlenen diğer cinayetler ile Alice Monroe cinayeti arasında bir bağlantı kurmayı başarır. Ona göre tüm bu cinayetleri tek bir kişi işlemiştir ve karşılarında soğukkanlı bir seri katil bulunmaktadır. Ancak tüm bu düşüncelerine polis teşkilatını inandırması biraz zor olacaktır.



Stella Gibson seri katilin kim olduğunu bulmaya çalışadursun, biz daha ilk bölümden katilimizin kim olduğunu öğreniyoruz. Bu yüzden de “Acaba kim?” sorunsalıyla boğuşmuyoruz. Bunun yerine seri katilimizin kişiliğine odaklanmaya başlıyoruz. Bu sefer içimizden geçen sorular, “Neden yapıyor?”, “Geçmişinde ne yaşamış da tüm bunları yapmak zorunda kalıyor?” oluyor. Evli ve iki çocuk babası bir psikolojik danışman olan katilimiz Paul Spector (Jamie Dornan), gündüzleri sıradan hayatını yaşarken, geceleri bu sıradan hayatından sıyrılıyor ve adeta kabuk değiştirip soğukkanlı bir seri katile dönüşüyor. Öldürdüğü kadınların her biri onun için değerli. Öyle ki her birini günlerce izleyip, rutinlerini öğreniyor, öldüreceği an gelene kadar adeta bir törene hazırlanır gibi kendisini eğitiyor. Hatta onlardan hatıralar bile alıp saklıyor. Hata yapmamak için olanca gayret göstermesine rağmen, bir süre sonra yakalanacağı korkusuyla paniklemeye başlıyor ve bu panik de titiz dedektif Stella Gibson’ın gözünden kaçmayacak türde hatalar yapmasına neden oluyor. Tüm bunlar da dedektifi, her geçen gün onun kim olduğunu bulmaya bir adım daha yaklaştırıyor.

Bana göre seyirci için en büyük artı, konuyu hem dedektifin, hem de katilin gözünden izleyebiliyor olması. Böylece bir yandan dedektifin adım adım olayı çözmesine tanık olurken, diğer yandan da katilimizin yaşadıklarına, işlediği cinayetleri nasıl planladığına şahit oluyoruz. Ve içten içe Stella Gibson’ın katili yakalamamasını istiyoruz. Belki de bunun en büyük sebebi, Paul’ü daha yakından tanımak istememiz, tüm o soğuk ve sessiz duruşunun altında başka bir şeylerin yattığını hissediyor olmamız. Bu noktada dizi, seyirciyi büyük bir ikileme de sokuyor aslında. Kimileri benim gibi katilin yakalanmamasını istiyor, kimileri de Buzlar Kraliçesi ifadesini bir an olsun üzerinden atmayan ama bu ifadesiyle kusursuz bir oyunculuğa imza atan Gillian Anderson’ın canlandırdığı Dedektif Stella Gibson’ın yanında yer alarak, katili bir an önce yakalamasını istiyor.



Farklı bir çekiciliği olan ve izleyiciyi tuhaf bir şekilde etkisi altına alan The Fall’un başarılı kurgusu ve Gillian Anderson’ın tartışmasız performansının yanında, ileriki yıllarda çok daha büyük başarılara imza atacağına inandığım Jamie Dornan’ın Paul Spector’u canlandırırken takındığı tekinsiz hâlleri de dizinin başarısına katkı sağlıyor. İkinci sezon onayını alan bu İngiliz seyirliğini kaçırmayın, inanın pişman olmayacaksınız.


Related Posts with Thumbnails