My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!





We can be heroes, just for one day… 

 Stephen Chbosky’nin aynı adlı romanından uyarlanan, senarist ve yönetmen koltuğunda ise yine kitabın yazarı Chbosky’nin oturduğu The Perks of Being a Wallflower, sosyal sorunları olan ve arkadaş edinmekte güçlük çeken, içine kapanık bir gencin lise yıllarına odaklanan bir nevi büyüme öyküsü. Başrollerinde Percy Jackson’dan tanıdığımız Logan Lerman, Harry Potter’ın unutulmaz karakteri Hermione’i canlandırmış olan Emma Watson ve We Need To Talk About Kevin ile oldukça dikkat çeken Ezra Miller’ın yer aldığı The Perks of Being a Wallflower, bana zamanında Donnie Darko’nun hissettirmiş olduğu ergenlik dönemi gerçekliğini yeniden hissettirmeyi başaran, senenin en dikkat çekici filmlerinden biri.



 1990’lı yılların başında Pittsburgh’te geçen hikayede, liseye yeni başlayan 15 yaşındaki Charlie’nin hayatına odaklanıyoruz. En yakın arkadaşı kısa bir süre önce intihar eden Charlie, oldukça içine kapanık ve yalnızlık çeken bir çocuk. Liseye başladığı ilk gününde ise tam da beklediği gibi bir muameleyle karşılaşıyor ve tek bir arkadaş bile edinemiyor. Ona okulda iyi davranan tek kişi ise edebiyat öğretmeni Bill Anderson oluyor. Kısa bir süre sonra tanışacağı üst sınıflardan Patrick ve üvey kız kardeşi Sam sayesinde ise Charlie’nin tüm hayatı değişiyor ve onlar sayesinde yeniden şekillenmeye başlıyor. En yakın arkadaşının ölümünden sonra uzun bir süre sorunlar yaşayan Charlie, lise hayatı boyunca yeniden arkadaş edinmeye başlıyor, bunun yanı sıra ilk kez aşık oluyor, başarılı bir yazar olma konusunda ilk adımlarını atmaya başlıyor, sağlam dostlar ediniyor. Tüm bunların yanında ise küçük yaşta bir araba kazası sonucu kaybettiği teyzesinin onda yarattığı travma ve bu travmanın beraberinde getirdikleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor.



 “Hak ettiğimizi düşündüğümüz sevgiye razı oluruz.” 

 Hikayedeki tek sorunlu ergen elbette ki Charlie değil. Diğer karakterler de en az onun kadar önemli sorunlarla boğuşuyor. Cinsel tercihi yüzünden sevdiği insanla yaşadıklarını toplum içinde dile getiremeyen Patrick, yine toplum baskısı sonucu aşık olduğu kişiden, yani Brad’den ayrılmak zorunda kalıyor. Toplum baskısına boyun eğen Brad ise yalan bir hayat yaşamaya boyun eğen biri olmaya mahkum. Üvey kardeşi Sam ise geçmişte yaptıkları nedeniyle sevmeye çalıştığı kişiler tarafından sürekli yargılanan, Charlie dışında hiç kimse tarafından olduğu gibi kabul edilemeyen biri. Bir diğer sorunlu karakter ise aslında hayatı umursamıyormuş gibi görünen ama öte yandan onu seven biri olduğu anda her şeye değer biçip, önemseyen bir karaktere bürünen Mary Elizabeth. Ele aldığı hikaye oldukça basitmiş gibi görünse de, The Perks of Being a Wallflower, kesinlikle basit ve sıradan bir film değil ama bunun yanında bir o kadar da mütevazi. Daha film başlar başlamaz kurduğu atmosferle 90’lı yılların havasını oldukça başarılı bir biçimde hissettiriyor. Doğru sahnelerde kullanılan doğru müzikler ise hiç şüphesiz filmin en büyük artılarından. Abartıya kaçmadan her şeyi olması gerektiği gibi anlatan ve ilerleyen film, eminim pek çoklarımızı kendi gençlik yıllarına götürmeyi başaracak.



 “Ve o anda ölümsüz olduğumuza yemin edebilirdim.” 

 Karakterlerinin psikolojik durumlarını oldukça başarılı bir biçimde resmetmeyi başaran The Perks of Being a Wallflower, oyuncu performanslarıyla da dikkat çeken, benzer gençlik filmlerinden beklenmeyecek kadar dram ve olgunluk barındıran, içinde barındırdığı şarkılarla da adından oldukça söz ettirecek bir film. Tünel sahnesinde kulağımıza çalınan David Bowie’nin “Heroes”u, mükemmel dans sahnesiyle adeta bütünleşen Dexy’s Midnight Runners’dan “Come on Eileen”ı filme adeta bambaşka bir sihir katıyor. Bize de filmi izleyip gençlik yıllarımıza dönmekten başka bir seçenek bırakmıyor.

IMDB


Related Posts with Thumbnails