My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


Eminim şu zamana kadar pek çok aşk filmi izlemiş, sinema perdesinde pek çok farklı çiftin yaşadıklarına tanık olmuşsunuzdur. İşte gördüğünüz tüm bu çiftleri unutun; çünkü bu filmle birlikte karşınıza, aklınıza hayalinize gelmeyecek bir çift çıkacak ve hayatınızı tam anlamıyla allak bullak edecek.


1988 yılında kaybettiğimiz, The Last Detail (1973), Shampoo (1975), Coming Home (1978), Being There (1979) ve 8 Million Ways To Die (1986) gibi iz bırakan filmlere imza atmış usta yönetmen Hal Ashby tarafından yönetilen, senaryosu da Colin Higgins’e ait olan Harold and Maude, aslında zamanında kısa film olmak üzere yazılmış bir bitirme teziydi ve yıllar sonra tekrar yazılarak son hâlini aldı. Filmin başrollerinde ise 1896 doğumlu, oyun yazarı olarak da tanınan ve 1985 yılında hayatını kaybeden Ruth Gordon ile 1948 doğumlu Bud Cort bulunuyor. Pek çok izleyici Ruth Gordon’u Rosemary’s Baby’deki performansıyla hatırlayacaktır. Öyle ki kendisi bu filmdeki rolüyle 1969 yılında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar almıştır. Bud Cort’u ise, MASH (1970), Brewster McCloud (1970), Maria’s Lovers (1984), Dogma (1999) ve The Million Dolar Hotel (2000) gibi filmlerden hatırlayabiliriz. Filmin diğer önemli oyuncuları ise Vivian Pickels ile Charles Tyner.

Harold, 20’li yaşlarında olmasına rağmen tam olgunlaşamamış, zengin ve ölümü saplantı haline getirmiş bunalımlı bir gençtir. Kendi yaşında hiç arkadaşı olmayan Harold, bütün gününü annesiyle birlikte yaşadığı büyük malikânesinde geçirmektedir. Babası ölmüştür ve kendisiyle fazla ilgilenmeyen annesinin dikkatini çekebilmek için onun önünde sayısız kere sahte intihar girişiminde bulunmuştur. Bir gün Harold’u kendisini tavana asmışken görürüz, diğer bir gün ise bilekleri kesilmiş bir biçimde küvetin içinde yatmaktadır. Bu girişimler her ne kadar gerçekmiş gibi görünse de Harold, soğuk ve bir o kadar da mesafeli olan annesinin dikkatini çekmeyi bir türlü başaramamıştır. Aslında tüm bu sahte intihar girişimlerini, küçükken gerçekten geçirdiği bir ölüm tehlikesi karşısında annesinin paniğe kapılarak ona gösterdiği ilgiyi tekrardan görebilmek umuduyla yapmaktadır Harold, ama annesinin ilgisini bir türlü üzerine çekememektedir. Oğlunun bu aşırılıklarına artık tahammül edemeyen kadınsa en sonunda onun evlenmesi gerektiğine karar vermiş ve ona kız arkadaş adayları aramaya başlamıştır. Ama Harold, yaptığı sahte intihar girişimleriyle eve gelen kızları da teker teker arkalarına bakmadan kaçıracaktır.


Tüm bunlardan bunalan Harold, sıkılıp da evden ayrıldığı zamanlarda kendisini iyi hissettiği tek yere gitmektedir; tanımadığı insanların cenazelerine. İşte katıldığı bu cenaze törenlerinden birinde 80’ine merdiven dayamış ama hayattan hâlâ zevk almayı başarabilen bir kadın olan Maude ile tanışır. Bu neşe dolu kadın aslında mezarlığa, cenazeye gelmiş insanların arabalarını çalıp, kendince ölümün bu kadar yakın hissedildiği bir anda insanlara sahip oldukları şeylerin aslında ne kadar değersiz olduğunu hatırlatmaya çalışmaktadır. Onun için cenazeler de yaşam döngüsünün bir parçasıdır çünkü. Tıpkı doğum ve ölümün birbiriyle bağlantılı olması gibi.

“İnsanlar bazı şeylere bağlanmaları gerektiği için üzülüyorsa, ben onlara nazikçe bugün varız, yarın yokuz diyorum. Hiçbir şeye bağlanma.”

İşte cenazede tanışan bu iki tuhaf karakter, kısa süre içinde dost olur. Maude’un tek başına yaşadığı karavanına birkaç kez gittikten sonra Harold ona daha da bağlanır ve araba çalmaktan, inşaat yıkıntıları arasında piknik yapmaya kadar her şeyi birlikte yapmaya başlarlar. Harold bir süre sonra aradaki bu uçurum gibi görünen yaş farkına aldırmaksızın Maude’a âşık olacaktır.


Hayatı seven, yüzü hep gülen Maude aslında Avusturya asıllıdır ve her iki dünya savaşını da görüp, yaşamıştır. Hatta bir ara kamera koluna kayar ve Harold ile birlikte biz de kolundaki o silik dövmeyi fark ederiz. Evet, Maude bir Nazi toplama kampından sağ çıkmıştır. Onca acıyı sığdırdığı 79 yıllık hayatında artık acılara yer vermemeyi seçen Maude belki de bu yüzden hedonizmle mutluluğu yakalamış, kendi çapında küçük bir anarşist olmayı seçmiştir. Öyle ki kendisiyle baş edemeyen ve evlenmesi için bulduğu tüm kızları teker teker kaçırdığı için başka seçeneği kalmayan Harold’un annesi son çare olarak onu amcası Victor’a göndererek orduya katılmaya zorladığında bu işe seve seve engel olacaktır.

“Eskiden hayvan dükkânlarına dalar, kanaryaları serbest bırakırdım. Ama bunun için çok erken olduğunu anladım. Hayvanat bahçeleri dolu, cezaevleri ağzına kadar dolup taşıyor. Vay canına, dünya nasıl da hâlâ kafesleri seviyor.”

Kendini kısıtlanmış hisseden ve hayattan bir beklentisi olmayan Harold için Maude öylesine farklı, öylesine hayat doludur ki, ister istemez doğru bildiği her şeyi sorgulamaya, neden sürekli ölümü hayatının merkezine koyduğunu düşünmeye başlayacaktır. Hayatını hep birilerinin ona ilgi göstermesini bekleyerek geçiren Harold’un zihninde hep küçükken ölüme yaklaştığı o an vardır ve ölüm sayesinde o ilgiyi elde etmiştir. Belki de bu yüzden ölümden hoşlandığına karar vermiştir. Oysaki Maude’a göre insanlar hayattan uzak durdukları, risk almaktan korktukları için ölümden hoşlanmaktadırlar.

“Pek çok insan ölü olmaktan hoşlanır ama aslında ölü değillerdir. Sadece hayattan uzak dururlar. Hayata uzan, risk al, hatta incin. Ama elinden geldiğince iyi oyna.”


İşte pek çok insan için çılgınca gelecek bu ilişki, gerek Harold’a gerekse Maude’a pek çok şey öğretecektir. Harold Maude’dan hayata anlam katmayı, varlığının bir değeri olduğunu, yaşamak gibi ölmenin de bir zamanı olduğunu, toplumun dayattıklarından çok, kendi isteklerini önemsemesi gerektiğini öğrenecektir. Maude ise 80’ine merdiven dayamış olduğu halde yeniden bir insanı sevebileceğini…

Özgürlüğü, isyanı, yeri geldiğindeyse kimseyi umursamadan hayatın yaşanması gerektiğini, aralarında onca yaş farkı olmasına rağmen birbirlerini seven iki insan ile anlatmayı başarabilen bir film Harold and Maude. Gerçek hayatta çılgınca gelebilecek bir ilişkiyi bize hiç de yadırgatmadan, son derece doğal bir biçimde sunması filmin belki de asıl usta noktası. Öyle ki “Nasıl olur? İmkânsız! Olmaz öyle şey!” demeye gerek bile duymadan, daha karşılaştıkları ilk andan itibaren kabulleniyoruz Harold ve Maude arasındaki bu benzersiz bağı. Çünkü hepimizin içinde bulunan ama göz ardı ettiğimiz, her şeyi bir kenara itip, toplumsal dayatmaları hiç sayıp, kimsenin ne dediğini umursamadan hayatı yaşama isteğimizi öyle çarpıcı bir biçimde ayaklandırıyor ki, filmi izledikten uzun yıllar sonra bile aklımızdan “Böyle de yapabilirim.” düşüncesinin çıkmasına izin vermiyor. Maude’un Harold’a papatya tarlasının içinde dediği gibi; aslında insanların farklı olduklarını kabullenmeyip herkes gibi olmaya çalışması yüzünden hepimiz hüzün doluyuz belki de. Belki de bu hüznün nedenini bize usulca hissettirdiği için bu kadar eşsiz ve güzel Harold and Maude.


“Herkesin kendini aptal durumuna düşürme hakkı vardır. Dünyanın seni bu kadar fazla yargılamasına izin verme.”

Cat Stevens’ın da şarkılarıyla katkıda bulunduğu, kara mizah ile varoluşçuluğu başarılı bir biçimde harmanlayan film, ticari anlamda pek bir başarı sağlamamış, hatta sadece İspanya’da gerçekleşen Vallalodid Uluslararası Film Festivali’nden ödül almayı başarmış olmasına rağmen zaman içinde sadık bir izleyici kitlesi oluşturmayı başaran ve eleştirmenlerin gözünde kült film statüsüne giren nadir klasiklerden biri. Sinema tarihinin en ünlü ve unutulmaması gereken çiftini görmek, gelmiş geçmiş en hüzünlü, en gerçekçi ve en etkileyici aşk hikâyesine tanık olmak istiyorsanız Harold and Maude’u izleyin, ama film bittiğinde hayatınız boyunca unutamayacağınız o duygu karmaşasına karşı da hazırlıklı olun.

IMDB


Related Posts with Thumbnails