My Friend Of Misery

Madness... is like gravity. All it takes is a little... Push!


Bir insan kötü olarak doğabilir mi? Yoksa insanın iyi ya da kötü olması onu yetiştiren ailesine, yaşadığı çevreye, gördükleri geçirdiklerine bağlı olarak mı şekillenir?

Lionel Shriver’ın 2003 tarihli ödüllü romanından Lynne Ramsay ve Rory Kinnear tarafından uyarlanan, başrollerini Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın paylaştığı “We Need To Talk About Kevin” bu soruyu bizlere çok çarpıcı bir biçimde soruyor. İlk olarak 2011 Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkan filmin yönetmen koltuğunda aynı zamanda filmin senaryosunu da yazan, anavatanı olan Birleşik Krallık’ta “Morvern Callar” ve “Ratcatcher” adında iki film çeken ve “Gasman” adındaki kısa filmiyle tanınan Lynne Ramsay oturuyor.




İspanya’daki domates savaşıyla açılan film, kırmızı rengin tüm filme hakim olacağını adeta bize önceden haber veriyor. Özgürlüğünün tadını çıkaran Eva’yı görüyoruz hemen sonrasında. Onca kalabalığın arasında çok ama çok mutlu. Sonra Eva’yı evinde uyanırken görüyoruz. İspanya’daki ortam ne kadar canlı ve renkliyse, uyandığı ev bir o kadar donuk ve cansız. Eva’nın da mutluluğundan eser yok. Tek başına bir evde yaşıyor Eva. Pencereden dışarı baktığında evin dışında kırmızı boyalar olduğunu görüyor. Görünen o ki, o evdeyken birileri eve kırmızı boyayla saldırıda bulunmuş. Ama o hiçbir şey olmamış gibi giyiniyor, dışarı çıkıp arabasına biniyor ve iş başvurusunu yapmak için yoluna devam ediyor. Buradan sonra Eva’nın hayatının farklı dönemlerine tanık olmaya başlıyoruz. Eskiden mutlu ve geleceğe umutla bakan bu kadının, nasıl tek başına bir evde yaşadığını, kendini insanlardan soyutlamış bir hâle nasıl geldiğini yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz.



Eva, gençliğini doyasıya yaşarken ve kariyer planları yaparken bir gün oğlu Kevin’e hamile kaldığını öğreniyor. İçten içe bunu istemediği halde, yine de her şeyi bir kenara bırakıp oğlunu doğurmaya karar veriyor. Onun oğlu için yaptığı onca fedakârlıklara karşın Kevin, kelimenin tam anlamıyla annesinden nefret ediyor. Hem de bir şeyleri anlamaya başladığı ilk andan itibaren. Eva her geçen gün daha da mutsuz bir hâle bürünüyor. Kocasına göre ise hiçbir sorun yok, Kevin ile bir araya geldiğinde, çocuk hiçbir şekilde huzursuzluk çıkarmıyor. Kevin’in tüm garezi annesine çünkü. Kim bilir, belki de içten içe annesinin onu aslında doğurmak istemediğini hissediyor. Eva ona ne söylese, ne öğretmeye çalışsa, aldığı tek karşılık oğlunun nefret dolu bakışları oluyor. Yıllar geçtikçe de bu nefret artarak devam etmeye başlıyor. Eva belki bir şeyler değişir umuduyla yeniden hamile kalıyor ve bir kız çocuk doğuruyor. Evet Kevin’in içinde nasıl bir canavar yattığını bile bile başka bir çocuk daha doğurıyor Eva. Peki bu nasıl bir cesaret örneğidir? Bu kızın da Kevin gibi olup olmayacağını nasıl biliyor da doğurabiliyor? Kardeşi doğduktan sonra Kevin resmen taktik değiştirip annesine istese ne kadar iyi bir çocuk olabileceğini göstermeye başlıyor, sonrasında da kötülüğünün suçlusu olarak Eva’yı gösteriyor. 15 yaşına geldiğinde ise yapacağı şeyler annesi Eva’yı vicdanı ile başbaşa bırakacak noktaya getiriyor.



Film çok yavaş ilerlemesine rağmen seyirciyi kendisine çekebilmek için pek çok detay sunuyor. Filmin geneline yayılan flashbackler, geçmişte yaşanan olaylara tanık olmamızı ve sonradan yaşanacakların nelerden ötürü meydana geldiğini kendi gözlerimizle görmemize olanak sağlıyor. Seçilen renkler, görüntüler, ışıklandırma ve müzikler, psikolojik gerilim türü için beklenenden çok daha fazlasını sunuyor. Film boyunca kırmızı rengin ön planda olması da süregelen gerilimi had safhada hissetmemize sağlıyor. Filmde az diyalog olmasına rağmen karakterleri çok iyi tanıyabiliyorsunuz. Hiç kuşkusuz burada Tilda Swinton ve Ezra Miller’ın mükemmel oyunculuklarının da payı büyük. Eva ve Kevin, bir anne ile çocuğu arasındaki o muhteşem güçteki bağı çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Birbirlerini en iyi anlayan ve tanıyan anne ve çocuğudur her zaman. Her ne kadar kötü özelliklere sahip olsalar da aralarındaki bağ her zaman sağlam bir şekilde korunur. Çocuğun gerçek karakterini ne baba görebilir tam anlamıyla, ne de kardeşi. Çocuğunu en iyi anlayan ve yaşadıklarını hisseden tek kişi annesidir. İşte anne ve çocuğu arasındaki bu bağ, filmde ironik bir biçimde acı bir tutkuyla resmediliyor. Zamanında dünyayı gezen, hayatını doyasıya yaşayan bir kadın, oğlunun yaptıkları yüzünden, süpermarkette gezerken bile insanlardan köşe bucak saklanacak bir duruma geliyor. Ama Eva, çocuğunun tüm yaptıklarına rağmen yine de onunla olan bağını asla koparmıyor, çünkü her ne yaparsa yapsın Kevin onun oğlu ve bu gerçeği hiçbir zaman değiştiremeyecek. Tüm yaşananları düzelten, tıpkı evinin duvarlarına dökülmüş kırmızı boyaları jiletle uzun uzun kazıyan ve başaran Eva olacaktır. Çünkü “anne” aileyi bir arada tutan, çoğu şeyi de düzeltmeye çalışan bireydir. Oğlu her ne yaptıysa, sorumluluğu anne’ye aittir ve Eva da bunun bilincindedir. Zaten bu yüzden de kendisine yapılanlara katlanmakta, her şeye sessiz kalmaktadır. Film boyunca da bu sessiz ve sakin hâlini sürdürmeye devam edecektir.

Şiddet unsurunu çok farklı bir biçimde ele alan, bir çocuğun iyi ya da kötü olmasının ailesine mi yoksa içinden gelen dürtülere mi bağlı olduğunu bizlere soran We Need To Talk About Kevin, başarılı oyunculukları, kırmızı renkli atmosferi, başarılı şarkı seçimleri ve hiç şüphesiz rahatsız edici ama bir o kadar da başarılı anlatımıyla 2011 yılının en dikkat çekici yapımları arasında. Tilda Swinton ve Ezra Miller’ın performanslarını es geçmek istemiyorsanız bu filmi kaçırmayın.

IMDB


1 yorum:

Neo dedi ki...

The Tree of Life filminden sonra Amerikan sinemasında başka bir aile dramı daha. Çok güzel yazmışsınız. Ellerinize sağlık. İlgi çekici bir konusu var. Felsefik bir yapısı da var. Sorgulanan bir çocuğun çevresinden mi yoksa ailesinden mi etkilendiği konusu. Filme göre değil de normal hayata göre fikrimi söylemem gerekirse aile çok önemli. Çocuğu çok gevşek bırakırsa çevresinden etkilenir. Bırakmazsa aileden sonuç budur :)

Related Posts with Thumbnails